21

Ekim
2014

Sekiz Bin Fitte Yırtık Paraşüt

Yazar: Admin  |  Kategori: Genel  |  Yorum: Yok   |  

“sanırım baş edilemeyen sorunlar, yüzleşemeyecek kadar aciz olduklarımız. belki çaresiz. bunu ben de bilmiyorum. kendi sorunlarımızı, kendi yüzümüze bağıramadığımız için oluyor tüm bunlar. savaşlar, ihtilaller, intiharlar, kediler, martılar.. kediler ve martılar bu anlattıklarımın tamamen dışında. bir şeyleri anlatabilmek için çokta bilmek gerekmiyor aslında. kendimizi sevmiyoruz ve katlanamıyoruz. sorunun kaynağı beynimizin kıvrımlarında bir organ ya da gerekli olduğuna inandığımız, inanmamız sağlanan damarların aslında bir solucan kolonisi olması. solucanlardan biri girmemesi gereken bir yere başını sokuyor ve biz birine ateş ediyoruz. sonra başka bir solucan daha aynısını tekrarlıyor, yerde acıyla kıvranan adamı öldürmek için gerekli olan ikinci mermi de yuvasından çıkıyor. insanı çıldırtan bir eylem haline dönüşmekten çok gittikçe, iyi bir şey, bir terapi, tedavi, arınma seansını andırmaya başlıyor. ruhumuz arınırken küçük bir ruhun parçalarıyla, yıkanan bedenimiz ölü bedenler üzerine düşüyor. düşünüyorum da kendimizi sevsek de tüm bunlar yine oluyor. sanırım ya sevgi diye adlandırdığımız o sahte duyguyu, aklımızın en ücrasında kalmış çocukluğumuzun barındığı bir bahçeye dikmeli ya da yasaklamalıyız. bu yüzyıldan sonra insanlar sevgiden mahrum kalmalı artık..!”

Kâzım Akgöl

21

Ekim
2014

Sessiz Ol Ve Gülümsemeyi kes

Yazar: Admin  |  Kategori: Genel  |  Yorum: Yok   |  

“bu bir veda konuşması değildir” diye yazıyordu toplantı salonunun girişinde. içeride ne olduğunu bilmek ürtükmeliydi, en azından merakını yenebilmeleri için tahminlerde bulunmalıydı insanlar. bunun bir veda konuşması olmadığını bilmek insanların “acaba ne hakkında konuşacak” diyebilmesi olmalıydı aynı zamanda. bir grup kalabalık, bir grup garip fikri tartışırken giriş kapısının dışında, kendilerini üzecek bir vahim durumun ortaya çıkmamasını da istiyordu. kapalı bir kapı, içinde bir çok öfkeyi barındırabilirdi bazı zamanlarda. yaşattığı o merak duygusu hiç bir ilahi kudrette yoktu aslında. çünkü insanlar bi’ şeylere inanır ve sonra onunla ilgili başka bir şey düşünmekten kendini alıkoyarlardı. oysa bir insanın üzerinde düşünülmesi gereken bir gizemi varsa, bu big bang’den ve evrim teorisinden daha üstün olmamalıydı. führer’in kıyamet silahını bile geri de bırakmıştı bu yazı. acaba içerde tanrıyla görüşen bir ceo’mu vardı? belki dört büyük melek toplanmak için bu holding’in tepesini seçmişti? bu düşünceler yerini daha kalabalıklaşan bir koridora bırakınca, içimizden biri kapıya yaklaşıp şöyle demişti..
“bu adam veda konuşması yapmayacağını söylemiş. bilmemiz gereken sadece bu değil mi? o halde niye gitmiyoruz?”
çok mantıklı geldiği halde uzun bir süre daha o kapı önü kalabalığı değişmeli olarak yerinden ayrılıyordu. ama dakikalar ilerledikçe sürümüz daha çok artıyordu. ben kapı kolu nöbetimden bir an bile ayrılmamıştım henüz, zira kalçaları pantolonundan taşan bir kadın sorana dek..
“biraz da ben tutabilir miyim?”
şaşırmıştım, çünkü o sıradan bir kapının koluydu. korkmuş ve telaşlıydım. elimi tedirginlikle çekerken kapı kolundan, kadın gülümseyecek gibi olup elini kapı koluna uzatmaya başlamıştı. bir anda öfkeyle elimi tekrar kapı koluna uzattım ve şöyle dedim..
“burası benim! buradan hemen uzaklaşsan iyi olur!”
korkulan olacak diye çok korkuyordum. fakat hiç beklemediğimiz bir anda kapı önü sürüsüyle birlikte beklerken içeriden bir müzik sesi duyulduğunu fark ettik. kulağa yabancı gelmiyordu ancak kulaktan beyne ulaşana dek ve beyinde geçmişte dinlenmiş bir müzik olduğu kararlaştırılana kadar geçmesi gereken süre üç saniyeydi. üç saniye sonunda çalan müziğin ave maria olduğunu biliyordum. bu bir ilahiydi sanırım. ama kutsal olmayanlardan. yani herhangi bir müzisyenin doktorası sırasında bakmadan çalması gerekenlerden. müziğe kendimizi kaptırmışken salon kapısında, o daracık koridorda hastalığına tedavi bulmak için gelmiş kanser hastaları gibi ağır bir meditasyona geçiş yapmıştık. yoga ve feng-shui’den daha etkili olduğu kesindi. sanki tüm öfkemiz o kapı eşiğinde kalakalmış, yabancılara bile sarılabilen çevreci, nü ve materyalist birer sosyalist olma yolunda adımlar atmıştık. fakat ilerlediğimiz falan yoktu. o an için -hiçbir yerde-ydik ve ait olduğumuz tek şey o kapının önüydü. benimse ayrıcalıklarım vardı. en önemlisi tanrıyla görüşme yapan ceo’nun kapısının kolunu tutuyordum. bu beni yüceltmişti fakat hiçbir güzel göğüslü kadın benden imza almak için sıraya girmiyordu. o yüzden bu türden bir işte yükselemeyeceğimi anlayıp bir an için bırakıp o kapının eşiğinden ayrılmayı düşündüm. on beş dakika boyunca şimdi bırakacağım diyerek başladığım her on saniyeyi devamlı bir şekilde büyüttüm ve devam ettirdim. son on saniye, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir, on, dokuz, sekiz… bitmeyecek bir işkence gibi, sanki işkencecisi bir yerinden yaralayan ve daha sonrasından o yarası iyileştirilen bir kurban gibi, ve daha kötüsü kolu kopartılmış ya da hadım edilmiş kurbanın iyileşmesi için gereken süre ve tedavi koşullarını bekler gibi bir hâl almıştı. bir kolum kopmuştu ve iyileşmesi için gereken koşulların hazır olmasını bekliyordum bende. arkamı döndüğümde gördüğüm manzara çok daha acımasızdı bana kalırsa. bunları anlatmayı etik bulmadığım için buraları bipliyorum…
……………………………..
……………………………..
……………………………..
……………………………..
kapıdan elimi çekmiştim sonunda. fakat çekerken kapıyı da açmıştım. kapı yavaşça aralanırken tüm koridorda sessizlik hakimdi. tüm gözler kapının içinde görmeyi beklenen şeye dikilmişti. belki gece haberlerinde tüm televizyonlarda bu binada yaşanılan şeyler anlatılacaktı. ama sonucu bilinmeyen haberin pekte bir değeri olmazdı. içeride gördüklerimiz haberlerde görmediğimiz türden değildi. bu alışık olduğumuz bir intiharın merak bulmuş haliydi sadece. yaşlı bir adam kovulduğu iş yerinin çatı katından kendini atmak yerine, patronunun bir katil olduğunu anlatmaya çalışmış harikulade bir sanatçıydı. onun yaşattığı heyecan, beni mona lisa’dan bile daha çok etkilemişti. ardında bıraktığı insanlar, yani kapı önü sürüsü, o adamın bir numaralı hayranları olmaya adaydı. ben tüm şaşkınlığımı ve hayranlığımı üzerimden atmışken yaşlı adamın yanına yaklaşmayı denedim. adım atarken tek düşündüğüm sonumun bu adamdan farksız olmayacağıydı. fakat bu kadar ilgi duyulur muydu bunu bilmiyorum. daha fazla yaklaşmıştım bu sanat eserine ve sanatçıya. yüzünde kayda değer bir ifade yoktu sanırım. pek bakamadığım için hatırlayamıyorum. fakat işin ilginç tarafı yaşlı sanatçının sırtında asılı olan kağıttaydı. kağıdı fark edip elimi atınca arkamda kimsenin olmadığını anladım. gözümle kağıdı süzerken bir başka dipnotuna takıldı gözlerim. kağıtta yazan şunlardı…
“beni öldüren şey, bir gün sizi de öldürecek…”
oda da yalnız başımaydım. boş ve devasa bir oda. ben vardım ama o oda hâlâ çok boştu. ben olmasam da dolmayacaktı. binlerce insan da gelse o oda bir türlü dolmayacaktı. aslında haritalardan ve krokilerden silinmesi gereken bir odaydı orası. böyle bir oda, böyle bir sanatçı, böyle bir sanat eseri asla bizim gibi insanların görebileceği yakınlıkta olmayacaktı. biri boynuna bir ip geçirmişti, sanki bütün insanlık idam edilmişti…”
Kâzım Akgöl

21

Ekim
2014

Baki

Yazar: Admin  |  Kategori: Genel  |  Yorum: Yok   |  

“Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin”

Baki

Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi. ( Bu sıkıntı garsonun yüzündendi. Öyle sanıyordum. Paltomu tutarken yüzünü görmüştüm: Gülmekten değil sırıtmaktan kırışmış, gözleri, ne derler, sırnaşık mı, yok yılışıktı. Para versem eli elime yapışacaktı. Vermedim.) Çevreme ilgiyle baktım. Erkekler yeni tıraş olmuşlar, kadınlar yeni boyanmışlardı. Yüzleri tasasızdı. Caminin dirseğindeki bacakları kesik dilenci, soğuktan morarmış, çorapsız gazeteci çocuk bile öyleydiler. Sanki onu tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere. Bu gece bencildim. Kendi kendime kızdım. Oysa onu bu caddeye pek seyrek gönderirdim: Binde bir, güzel bir filmi görsün diye. önlerde bir yere oturur, yanağı avcuna dayalı filmi seyreder, tam beni düşünmesini istediğim zaman beni düşünürdü. Film bitince eve yürüyerek dönerdi.

Kalabalıkla ilgim kesiliverdi. Yine lök gibi oturdu içime o demin ki sıkıntı. Bu kere garsonun yüzünden değildi. Biliyordum. İlerde locaları derin sinemanın önünde müşteri beklediğini bildiğim şaşı kadının bende uyandıracağı tiksintiyle karışık acımayı düşünür düşünmez döndüğüm yan sokakta – o geceki sokaktı bu – bir yaralı kendine güven duygusuyla ağırlaşmış olarak geldi. Bir ay önce biri siyah bıyıklı iki terziden – niye terzi? Bilmiyorum – dayak yediğim gece de aynı sebepten aynı sokağa dönmüştüm. Belki bir ek-sebep de vardı. Ona bir yardımda bulunmam gerektiği, bu yardımın onun iş gururunu incitmemesi bahanesinin ardında gizli, o derin localardan birine onula girmek isteğinden korkuyordum. Şaşı kadın karmaşık yollardan bana Zehra teyzemi getiriyordu. Dizinde yatarken yalnız benim bildiğim kokuyla dolu, kimi duran, kimi kıpırdayan dudaklarına bakardım. Arada eğilir, ben büyük, inanılmaz bir şeyler olacağını beklerken salt burnumun ucunu öperdi. Yüzü bana inerken gözleri şaşılaşırdı.

Bir ay önce yediğim dayağı haketmemiştim ben. Beş gün çenem sarılı – sanki bazı insanlara kendimce bir iş uydurup her sefer yanılmamışım gibi – Beyoğlu’ndaki terzi dükkanlarını dolaşmıştım. Uykulu sokakta beni çökerttikleri yer lambalardan uzak değilmiş, birinin kara bıyıklı olduğundan başka şeyler de biliyormuşum gibi arıyordum onları. Kimse anlamıyordu. Sadık bile , “- Bulacaksın da ne olacak?” diyordu.- Anlatacam yahu. Haksız olduklarını söyleyecem. Yanlarındaki üçüncü kişiye yapmak istediklerinin umurumda olmadığını, (- Olmaz, eve gidecem ben, demişti üçüncüsü) orada durduysam salt merak ettiğimden durduğumu söyleyecem. O iki terziye…” “- Niye terzi?” “- Bilmiyorum. O iki terziye beni dövmekle haksızlık yaptıklarını anlatacam.” “-Sonra? ” “- Sonu oradaki duruma bağlı.” Sadık başını sallıyor, gülüyordu. Onları aramam gerektiğini anlamıyordu. Beş gün sonra suratım iyileşip sargı atılınca aramayı bıraktım.

Sonra o Rum kızını öptüm. Harbiye’ye yakın caddenin ortası tenhaydı. İki kişiydiler; kolkola gülüşerek gidiyorlardı. Yanımdan geçerlerken benden yana olanı tuttum, öptüm. Yüzü soğuktu. Bağrıştılar. Öteki,

-Terbiyesiz, pis sarhoş, dedi.

Kafamı hınçla geriye attım gülerken. Gittiler. Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmada rahat edemezsiniz. Oysa ben sarhoş falan değildim. Bir bardak şarap içmiştim yemekte. Hem onu öpmemiştim ki soluğumda şarap kokusu duysun. Bir sigara yaktım, yürüdüm.

Hol sıcaktı. Paltomu çıkarırken kaç kere beni yeniden sokağa uğratan o bildik düşünce geldi kafama takıldı. Öptüğüm kız bir şey dememişti. Yoksa o muydu? Niye gitmedim ardından? Ötekini kovup ona konuşmak için döndüğüm zaman, ” Sus, biliyorum,” diyecekti. Bir haftadır bana akşam yemeklerini aynı lokantada yedirten düşünceydi bu. O geceki kadında oraya uymayan bir şeyler vardı. Yemek yiyenlerin, eşyanın ötesindeydi. Kalktığı zaman garson pilavımı getiriyordu. Kalkmamıştım; başka gece kalkacaktım. Kadın gidince bir yarı-bilginin üzüntüsü geldi bana: başka gece yoktu. Gelmiyordu. Bu gece de gelmedi. Belki garsonun yüzünü benden bir hafta önce görmüştü.

Sedire oturup radyoyu açtım. Piyano dinlemek istiyordum ama yoktu. Sanki bütün dünya konuşuyor, dans ediyor, operaya gidiyordu.

Şu kutunun içinde bana piyano çalacak birini bulamıyordum. Yalnızdım. Kapadım kalktım. Duvarda “İkindi kahvaltısı” asılıydı: Yapma ışıkta bozluğu daha bir boz, kahredici. Masanın üstünde sigara küllüğü vardı. Biçimsiz. Kim koymuş onu kitapların önüne? Kaptığım gibi pencereden sokağa fırlattım. Kapalıymış, cam kırıldı. Karşı apartmanın yüzünde bir perde kalktı; bir kadın kımıldamadan sokağa baktı. Yoksa o mu? Perde indi. Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?

Aylak Adam, Yusuf Atılgan

21

Ekim
2014

Bu Yazinin Adi Uruguay Olsun

Yazar: Admin  |  Kategori: Genel  |  Yorum: Yok   |  

insan maneviyatını tabulaştırdı. sonra onun üretimsel bir olgu olmadığına karar verince daha estetik olan başka şeylere yöneldi: şiddet, çıplaklık, kadın erkek eşitsizliği, toplumsal yozlaşma -fakat yozlaşmayı götünden anlama- ensest denemeler, antidemokrat yaklaşımlar vesaire. yakın zamanın en gizli nüshaları porno dergileriydi. porno dergileri saklanmalı mı bilmem ama şimdilerde okuduğumuz bir çok elit yazarın yazdıklarından daha estetik kaygıyla basılıyordu. burada detaylı olmasından ve belli bir açıyla resmedilmesinden bahsetmiyorum. bir kitabın kapağının verdiği zevk size kitabı okumaya teşvik edebilir. biraz okursunuz, kitabın kapağındaki o heyecanı duyamazsınız. bu bana göre heyecan verici değil. oysa bir japon porno dergisi kapağında neyden bahseder? “bu bir erotik çağrışım yapan yasal bir yetişkin dergisidir” mi der? asla! aslan gibi büyük harflerle tüketicinin isteklerini karşılamak için basılmış bir ürün olduğunu açıkça söyler. bazen illegaldir. ve bu daha da güzeldir. hep söylerim; uyuşturucuyu yasal yapan uruguay, dünyanın yaşanılabilir en güzel memleketidir!

VİVA URUGUAY!

kültürün gereği olan ve asla sistematik bir şekilde ilerlemeyen kurallar yavaş yavaş kendini başka bir zamana bırakıyor. ya da bırakmak zorunda bırakılıyor. estonya kendi tanrısını üretiyor, emperyalistler zaten orta doğunun isa’sı. aydınlanma çağı denen zırvalık dünyanın yarısını etkisi altına almış, olağanüstü şeyler yapacağız diye insanı insandan uzaklaştırmış. bir tarafta kadınlara eşya süsü veren doğu kültürü, bir tarafta erkeklerini eteğinin altında saklayan batı kültürü… maneviyatı, hassasiyeti, inceliği ve kibarlığı nereden anladığımıza bakıyorum; yok. benim tüm maneviyatım sinema. sinema yaşatan demek bana kalırsa. yok sa siz yaşamıyor musunuz hâlâ?

o küçücük, sığ, gösterişli pencerenizden başınızı uzatın ve şöyle diyin:
“ben bir hiç bile değilim!”

Kâzım Akgöl

21

Ekim
2014

Uzak

Yazar: Admin  |  Kategori: Genel  |  Yorum: Yok   |  

“vakit geçiyor ve geçerken de bazı güzel şeyleri ciğerimizden söküp alıyor. ait olmadığımız ve asla da ait olamayacağımız insanların hayatlarına zorla girme telaşımız neden? milyonlarca ev varken, kapısı çalınmayı beklenen, yanmış, harabe bir evin önünde yıllarca beklemek… neden? ömür denilen şey başkalarının kapısını çalmakla, o kapıyı aralamakla geçecekse neden kendimize yeni bir ev yapmayalım? bilmiyorum.. belki bizi hayata bağlayan tek şey, birilerine umutla bakmak, onu ulaşılmaz olarak atfetmek sonrada kendi yarattığımız imkansızı imkansızca seyretmek..
II.
“sonra birden elini lambayı açmak için uzattı. yüzüne doğru eğildi. orada uçsuz bucaksız nehirleri, ovaları, vadileri ve daima ona ait olabileceğini düşündüğü hayatı gördü. onu götüren suyun sesi bir mozart sonatı gibi ince ince işliyordu gerçek korkuyu. kalıbı yoktu, bir hacmi, yoğunluğu ya da direngenliği de. giderek uzaklaştığı ölüm korkusunun ardına bir kaç kelime gizlemişti. hissettirmeden gidecekti korkusuzca. hangi yolun daha yürünebilir olduğuna, yürüyecek ve daha sonra karar verecekti..”
III.
yollar karanlıktı, fakat çok uzakta bir evin ışıkları umutla yanıyordu.. yürüdü, kendi yüzüne çevirdiği yüzünü yavaşça kapattı…
IV.
geceyi sildi gökyüzünden ve yüzünü kendinden, bir şarkı söyleyerek yürümeye başladı sonra.. sessiz ve derinden fısıldayan bir ninni gibi..

Kâzım Akgöl
uzak

19

Ekim
2014

Mynet İzmir Sohbet

Yazar: Admin  |  Kategori: Genel  |  Yorum: Yok   |  

Mynet  izmir sohbet odaları olarak siz egenin incisi olan güzide şehrimiz izmir için güzel bir platform oluşturmak için kollarımızı sıvadık. Siz değerli izmir kullanıcılarına çok güzel ve sıcak ve aynı zamanda seviyeli bir sohbet kurmanızı imkan tanıyoruz . Sunucumuzda size özel kanallarımız ve Radyo kanalları oyun kanalları kurulmuştur. Sizin de bildiğiniz Seviyeli sohbet bizler için çok ama çok önemlidir zaten amacımızda budur. Bu durumda sizlerinde bizlere destek olmanızı istiyoruz. biliyoruz ki bize en büyük desteği sizlerden alıcaz buna şüpemiz yoktur. Yeni arkadaşlıklar belkide yeni aşkları bizim sunucumuzda seviyeli bir şekilde bulacaksınız kim bilir ve neden olmasın sizler de bu doyumsuz sıcacık sohbete katılmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey sohbete bağlan butonu na basmak ve sohbetin en derinliklerine inmek bu kadar kolay

 

19

Ekim
2014

Mynet Sohbet

Yazar: Admin  |  Kategori: Genel  |  Yorum: Yok   |  

Mynet Sohbet odalari eskimynet.biz olarak yeni bir proje ile karşınızdayız. Bu yeni projemizde siz sayın kullanıcılarımıza özel imkanlarda bulunmaktadır bunların belli baslı olarak söyle özetlemek gerekirse ilk başta Seviyeli bir sohbet platformu sunmaktır. Bu projemize siz değerli kullanıcılarımızın rahatlığı bizim için en önemli faktörlerden birisidir sizin memnun kalmanız bizim için çok önemlidir. Zaten sizin için yapılmış bir platformdur. En güzel şekilde Sohbet yani Seviyeli sohbet etmeniz için tüm imkanları kaliteli şekilde yapıldığından emin olabilirsiniz. Sizin memnun kalmanız bizim bu işi güzel bir şekilde yaptığımızın kanıtıdır..

1

Nisan
2014

Secım Surecı

Yazar: Admin  |  Kategori: Genel  |  Yorum: Yok   |  

Secım Surecı Gectı Ama HaLa Bazı PuruzLer  Var.. Bazı SehırLerımızde OyLarın YanLıs SayıLdıgıyLa ıLgıLı Bı Cok SorunLar cıkmıstır..Evet SecımLer Bıttı Ve Akpnın Onde Bıtırdıgı Bu Yarısta Bazı SehırLerdekı ıLcıLer oLsun ıLLer oLsun Aday DegısıkLıgı Meydana GeLdı..BakaLım Yenı BeLedıyeLer Ne yapcak BunLara Gore Akp 50 IL de Bas Cekerken 18 Chp 8 Mhp 3 De Bdp OLmak Uzere SehırLerde BeLedıyeLer KoLtukLarına OturduLar..Bu Secımde Kadın BeLedıye BaskanLarı On PLanda oLdu.. Bazı ıLLermızde Aydın,Gazıantep Gıbı SehırLErımızde Bayan BaskanLar BuLunuyor InsaLLah ArkadasLar BeLedıyeLErımıze Ve BızLere HayırLı SecımLer oLmustur

28

Mart
2014

Merhaba dünya!

Yazar: Admin  |  Kategori: Genel  |  Yorum: 1  |  

WordPress’e hoş geldiniz. Bu sizin ilk yazınız. Bu yazıyı düzenleyin ya da silin. Sonra blog dünyasına adım atın!

Facebook FriendFeed Twitter RSS Beslemesi
sponsor reklamlar

125x125 Reklam 125x125 Reklam 125x125 Reklam 125x125 Reklam

© Tüm Hakları Saklıdır - EskiMynet.Biz
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Wordpress Tema alexa bilgilerim Webmaster Creative Commons v3 ile Lisanslanmıştır!